6 Mart 2020 Cuma

YANGINLAR/ INCENDIES




OYUN ADI: YANGINLAR
YAZAN: WAJDI MOUAWAD
YÖNETMEN: MURAT DALTABAN

 Bu bir arayış hikâyesi. Bildiğiniz tüm diğer arayış hikâyelerini unutun. Bu hepsinden farklı. Çünkü burada arayışı tercih edenler kişiler değil, arayış kişileri tercih ediyor.
 Oyun bizi olduğumuz yerden ve zamandan alıp, 1975-1990 arası Lübnan’da yaşanan iç savaşa götürüyor. Bunu efsaneleri ve mitolojik öğeleri kullanarak yapıyor.  İşte tam bu noktada aslında neyle karşılaşacağınızı pek kestiremiyorsunuz. Oyun bir aile hikâyesi üzerinden kurgulanmış. Bunun üzerine tarihi olaylar, mekânlar ve zaman kullanılarak bir harman haline getirilmiş. Bence oyunun sahnede güçlenmesinin sebeplerinden birisi de budur. Klasik ve ajite edilmiş bir Ortadoğu hikâyesinin dışına ancak bu şekilde çıkabilirdi, birçok unsur bir arada kullanılarak. Geçmişi ve bugünü iç içe geçirerek.
 İç savaş zamanı yola çıkmaya zorlanan, kendi topraklarından ayrı topraklarda yaşamaya itilen bir aile. Günümüzde gayet iyi koşullarda yaşayan bu aileyi bir trajedi beklemektedir. Toprağın altını eşeledikçe gözyaşı, şiddet, kan çıkacaktır. Kesişen yollarda bilinmeyenler gün yüzüne çıkacak, acı gerçeklerle karşılaşacaktır bu aile. Daha doğrusu gerçeği bilmeyen aile fertleri. Bunu yazar öyle masalsı, öyle şiirsel yapıyor ki acı bu kadar güzel anlatılabilir miydi diye soruyorsunuz kendinize.

 Murat Daltaban’ın (oyunun yönetmeni) ellerinde de bu güzel 
oyun can bulmuş. Kendi tarzını, alternatif tiyatroda kullandığı teknikleri de şehir tiyatrosunda kullanarak yeni bir soluk getirmiş.
 Ailenin acılı hikâyesini anlatıp büyüsünü bozmak istemem. İmkan bulursanız mutlaka izleyin. İyi seyirler şimdiden…
*Bu arada bu oyun Bursa Nilüfer Belediyesi Kent Tiyatrosu’nun oyunu. Şuan İstanbul Şehir Tiyatroları’nda konuk oyun olarak sahneleniyor. Haberiniz olsun.





21 Şubat 2020 Cuma

La Belle èpoque/ Yeni Baştan


 



    Gitmeye karar verdiğimde bu kadar zevk alacağımı düşünmemiştim bu filmden. İçerisinde 70’ler dönemine ait sahneler olması,  naif bir aşk hikâyesi barındırması, bir yandan komik ama bir yandan da hüzünlendiren bir tarafı olması beni filmin içine çekti. Çektikçe çekti… Kendimi bu filmde bir yerlerde buldum zaman zaman. Oldukça yoğun duyguların içinde olduğum bir dönemden geçtiğim için muhtemelen…

  Biraz da filmden bahsedelim o halde. Sizi önce filmin başkahramanı Victor ile tanıştırayım.  



 Filmin ilk sahnelerinde kendisini bu şekilde tanıyoruz. 60’lı yaşlarında, saç sakal ağırmış, hayattan sıkılmış, aile yemeklerinde uyuklamaya başlamış biri. Bir karikatürist, hala eski usül çizen. Teknolojiyi karşısına almış bir yetenek. Ne dijital platformlarda yer almak istiyor ne de onların neye benzediği hakkında bir fikri var. O yüzden de para kazanma konusunda büyük sıkıntıları var. 


  Bu da  Marianne. Kendisi artık Victor’u beğenmiyor. Onu hızla yaşlandırdığını düşünüyor çünkü Marianne teknolojiyi takip eden, güne ayak uyduran, kendisini genç hissetmek isteyen bir kadın. Victor ise çizgili pijamaları ile yatağa girip eski usul kitap okuyan biri. Bu ona kendisini babaanne gibi hissettiriyor. İşte film tam da bu noktada başlıyor. Victor’u evden kovuyor. (Bunun bir başka nedeni ise kocasını kocasından daha genç  biri ile aldatması)  O an Victor ne yapacağını şaşırıyor. Büyük bir boşluk olduğunu hissediyor yaşamında. Hiçbir şey yapmadığını.  Aklına ise aile yemeğinde oğlunun bahsettiği, sonrasında ise babasına bir hediye olarak verdiği etkinlik geliyor.  Bu etkinlik ne midir? Gelin beraber bakalım. Bu etkinliği yapmaya karar veren Victor bu şekilde görünmeye başlayacak. Tahmininiz var mı? :)




 Kahramanımız bir dönem etkinliğe katılıp, zamanda yolculuk yapmaya karar veriyor.  Bu dönemi de kendi belirliyor. Hatta tam bir tarih veriyor. 16 Mayıs  1974.  Marianne ile tanıştığı gün.  Ekibe tüm gerekli bilgileri veriyor. Ekip de onu bir zaman yolculuğuna çıkarıyor. 

 Bu andan sonra bize de o zamanın ruhunu yaşatmayı başarıyor yönetmen. 70’ler, müzik, dans, özgür ruh, ot halılarına varana kadar her şey düşünülmüş. Kostümler de çok başarılı. Bu dünyanın içine yeniden giren Victor hiç çıkmak istemiyor. O kadar istemiyor ki ona verilen etkinlik süresi bitince bunu devam ettirmek için oğlunun yanında çalışmaya karar veriyor. Bu etkinliklerin bedeli hayli yüksek  çünkü. 

 Neden mi çıkmak istemiyor Victor o dönemden?  Özlem duygusu yüzünden.  Gençliğine, kendinden memnun olduğu zamanlara …Karısının aşık olduğu haline, herkesin birbiriyle yüz yüze iletişim kurduğu zamanlara özleminden...   Filmin ilk sekansındaki Victor artık uyuklayan değil, partide dans eden biri haline geliyor.

  Hepimizin yok mudur böyle anları? Geri dönüp yeniden yaşamak istediği.  Bizi mutlu eden küçük anlar. Kendimize henüz yabancılaşmadığımız, kendimizi hunharca yargılamadığımız zamanlar?
Evet, biz insanoğlu nankörüz. Hatıralara bile nankörlük yapabiliyoruz bazen. Halbuki insanı geçmişi şekillendirir bugün kadar.  Bu filmi izleyin veyahut izlemeyin ama siz de bir düşünün bakalım siz hangi anı yeniden yaşamak isterdiniz böyle bir şansınız olsa?

19 Şubat 2020 Çarşamba

Özgürlüğe Susamışlar



 Dün Gezi olaylarında sanık durumunda olan kişilerin beraatine karar verildiği haberlerde yer aldı.  Bilgisayarda dosyalarımda gezinirken Gezi Parkı olaylarının  8.günü kaleme aldığım bir yazı karşıma çıktı. Bu vesileyle burada paylaşmak istedim. 







Yaşamak bir ağaç gibi, tek ve hür
Ve bir orman gibi kardeşçesine,
Bu hasret bizim!
 


 Meydanlarda, sokaklarda günlerdir sesini çıkaran bir halka kulağımızı veriyoruz. Anlaşılmaları bu kadar zor değilken, kibir ve küstahlığa bürünmüş tavırdaki iktidar yüzünden olay 8 gündür çözülemeyen bir yumağa dönüştü. Hayır, başbakanın dediği gibi hiçbir şey durulmuyor ve durulmayacak da bu tutum devam ettikçe. Senelerdir toplumsal yaşama yapılan müdahaleler, baştakilerin sorumsuzluğu yüzünden canından olan insanlar ve astığım astık kestiğim kestik tarzındaki yaklaşımlar neticesinde buraya kadar gelebildi bu halk ve artık nefesini tutup içine atamadı, bile bile ölmeyi,  baskı altında kalmayı kabullenemedi.
    
 Bu halk neden bu kadar öfkeli? Çünkü son zamanlarda üzerimize karabasan gibi çöken bu yönetimi istemiyoruz. Yıllardır yaratılan bu korku imparatorluğu halka nasıl yaşaması, nasıl nefes alması gerektiğini öğretmeye çalıştı.  Özellikle kamu kurumlarında daha fazla dayatılmaya çalışılan birçok doktrin tüm bu kitlenin nefes alamaz hale gelmesine neden oldu.  Sosyal hayata el atma noktasında yapılanlar; parklarda nasıl oturmamız gerektiği, alkolü nerede içmemiz gerektiği, alkol alan herkese alkolik muamelesinin yapılması, 15 milyonluk şehirde tek tük kalan yeşil alanın hunharca yok edilmeye çalışılması, şehrin trafiğini en aza indirgemek adına yapılacak 3.köprü için onlarca hektarlık alanın yakıp yıkılması. Tüm bunlar insanlığın yaşam hakkına müdahaledir, özgür bir biçimde hayatımızı sürdürmemize engel olmak için yapılan uygulamalardır.
   Bu milletin %50’si bunlara boyun eğmediği için dışarılarda iktidarı eleştiriyor, biliyorlar ki yaşamak için gereken doğayı katledenlere karşı gelmek boyunlarının borcu. Biliyorlar ki kendi yaşam tarzlarının önüne koyulan engelleri kaldırmak yarınlar için umut kaynağı. Hür bir şekilde yaşamayı istemek kadar doğal bir hak yoktur ve başımızda Hamurabi gibi ‘Dişe diş, göze göz’ diyenler oldukça karşılığını aynı şekilde bulacaklardır.
  Demokratik yaşamı seçen bir halkı, demokratik olmayan tutumla ancak bu zamana kadar kandırabildiniz. Bu belki de bir kanma değildi, bir korkuydu ama bugün artık kimse korkmuyor.  Şu 8 günlük süreçte herkeste oluşan bilinç ‘ Düşüncelerimizi özgürce ifade edebiliriz ve hak, taleplerimizi de bu şekilde dile getirebiliriz.’ Zaten demokratik toplumlarda var olan bu bilinç bizde bastırılmıştı ama uyanan bir halk var şimdi.
 George Orwell’ın yazdığı gibi belki düşünce polisleri paranoyasına kapılmıştı Türk milleti, sesim çıkacakta beni duyacaklar fikrimi öğrenecekler diye endişe duyuyordu. Ama bu korkuyu kendi kendine yok etti 31 Mayıs 2013 itibariyle.
 Yazılacak daha çok şey var ama bu bizim 8 günümüzü özetleyen bir yazı oldu. Yaşananlar sonrası bakıp keşke yaşanmasaydı, keşke bir kardeşimiz ölmeseydi, keşke onlarca yaralı olmasaydı diyoruz ancak bir gerçek var ki ölen arkadaşımızın akrabaları ve yararılar iyileştiklerinde, bu tabloya baktıklarında acının gözyaşlarını değil, gururun gülümsemesini göreceklerdir.  



7 Şubat 2020 Cuma

Turizm Cenneti!













  Türkiye barındırdığı tarihi eserler ile bir turizm cenneti olarak görülüyor hep. Bunda hem fikirim elbette. Birçok medeniyete ev sahipliği yapmış olmasından dolayı, çok geniş bir skalası var tarihi eserler konusunda. Değinmek istediğim ise başka bir mesele. Biz bundan ülke olarak ne kadar faydalanabiliyoruz? Var olan tarihi eserlerimizi koruyup kollama dışında, bunlardan ülkeye bir döviz akışı sağlanması hususunda ne kadar başarılıyız? Çok başarısız olduğumuzu düşünüyorum. Hep dillere pelesenk olmuş bir cümle vardır. ‘’ Bu ülke, bu şehir gâvurun elinde olsaydı bak nasıl korur kollar, daha da güzel hale getirirdi’’ diye. Aslında çok yerinde bir tespit. Alelade söylenmiş bir söz gibi duruyor ancak alt metnine baktığımızda ve biraz yabancı ülke turizmlerini takip ettiğimizde elimize geçenin pek bir şey olmadığını görüyoruz.
  Durup dururken bunu yazmak aklıma nereden mi geldi? Birkaç ay sonra ablamlar bir yurtdışı seyahati planlıyor.  3 Avrupa ülkesini kapsayan bir tatil planı yapmışlar. Beraber araştırma yaparken karşılaştığım şeyler beni hem öfkelendirdi, hem üzdü.
  Mesela Prag şehri.  Tarihi bir şehir.  Dünya Savaşlarına tanıklık etmiş, Komünizm ve yönetimsel sorunlar ile boğuşmuş bir geçmişi var. Masalsı bir kent olarak biliniyor. Çoğu kişinin Yeni Yıl’a girmek için tercih ettiği bir yer. Pekala, gezilip görülecek yerler listesi oluştursak ne var dersiniz?  Eski Kent Meydanı
Prag Kalesi
Köprüler….köprüler… meydanlar ve meydanlar…       
Kiliseler, manastırlar…
Birkaç ünlü kütüphane
Temelde şehrin mimari yapısı aslında insanları cezbeden. Tarihi dokusunu koruyor oluşu.

  Yukarıda saydığım birkaç yer ise giriş ücretleri ile astronomik gelen yerler.  Misal, Barok bir kütüphane olan Klementinum Kütüphanesi. 300 Çek Korunası. Yani bizim paramızla 80tl’ye yakın bir giriş ücreti. Diğer birkaç yeri de hesap ettiğimizde ortaya çıkan gezilecek görülecek yerler hesabı kişi başı 500tl’den fazla bir paraya tekabül ediyor. Çünkü kiliseleri görmek için bile para veriyorsunuz burada.  Prague Card diye bir uygulama var ki bu Pass’lar çoğu ülkede vardır. Daha rahat bir turistik gezi yapasınız diye. 2 günlük olan 62, 3 günlük olan 72, 4 günlük olan ise 83 Euro. Bu kartlar genelde transportu da kapsar. En azından ben Avrupa’da gezerken öyleydi. Prag’da da böyleymiş. Ta ki bu Şubat ayına kadar. Ulaşım ücreti karta dahil iken şimdi çıkartılmış. 3 günlük bir ulaşım kartına da 80tl gibi bir ücret ödüyorsunuz. Bu diğer baktığımız ülkelerde de hemen hemen bu şekilde. Hatta Budapeşte’de bazı tarihi mekan girişlerinde European/Non-European uygulaması var. Yani Avrupa vatandaşı değilseniz daha fazla ödeme yapıyorsunuz. 2 katı kadar. Gördüğünüz gibi turizm bu şekilde yürüyor Avrupa’da. 
  Şimdi bir de bizim cennet ülkemiz Türkiye’ye bakalım ve bir karşılaştırma yapalım. Türkiye’de  yanılmıyorsam geçen Temmuz ayında  %20 kadar biz zam yapıldı müze giriş ücretlerine. Mesela dünyanın en önemli tarihi eserlerinden olan Ayasofya ve Topkapı Müzesi giriş ücreti 60 tl iken 72 tl oldu. Yani gördüğünüz gibi hala bir Klementinum Kütüphanesi olamadı kendisi. Ki 2018 yılında yapılan zam oranı %50 idi. Yani 2018’den evvel hala 40 tl ile giriş yapılabiliyordu bu müzelere. Derdim kendi ülkemizdeki tarihi eserleri yüceltip, diğer ülkelerdekleri alaşağı etmek değil kesinlikle. Turizm politikasını eleştiriyorum ben. Şuan bir turist Museum Pass Türkiye alarak, 450tl’ye ülkedeki en önemli tarihi eserleri görebiliyor. (Ayasofya, Topkapı, Efes, Aspendos, Berhama Akrapol vs vs…)  450tl ise 68 euro. 68 euro ise bir Avrupa vatandaşı için hiçbir şey. Hele ki turistik gezide.  Madem biz Non-European olarak bu ülkelerde farklı ücret politikalarına maruz bırakılıyoruz, peki neden buraya gelen bir Alman yada Avusturyalı bu kadar cüzi miktara bu ülkeyi rahatça dolaşıp üç kuruş döviz bırakıp gidebiliyor?
  Turizm politikasını eleştiriyorum diyorum ama bence böyle bir politika yok bile. Ülke insanının turizmden anladığı tek şey Rus, Alman, bilumum Baltık ülkelerinden tatil için gelen insanlara her şey dahil paket satmak. Bakanlığın turizm politikasından anladığı ise doğal güzellikleri yakıp yıkıp yerine her şey dâhil yeni 5 yıldızlı oteller yapmak. Yazık. Ben bu ülkenin her yönden böyle harcanmasına çok üzülüyorum. Potansiyelin avam bir bakış açısıyla yok edilmesi hepimize zarar veriyor. Sonra da yurtdışı tatili için araştırma yaparken kızıyoruz bu kadar giriş ücreti mi olur diye. Aslında kızmamız gereken kendimiziz. Ne tarihi eseleri koruyabiliyoruz ne de değerlendirebiliyoruz ülke yararına…





İvan İlyiç'in Ölümü

    İvan İlyiç'e ölmek mi acı veriyor yoksa ‘’doğru’’ yaşadığını sandığı hayatını ‘’yanlış’’ yaşadığını düşünmeye başladığı andan itibar...