21 Şubat 2020 Cuma

La Belle èpoque/ Yeni Baştan


 



    Gitmeye karar verdiğimde bu kadar zevk alacağımı düşünmemiştim bu filmden. İçerisinde 70’ler dönemine ait sahneler olması,  naif bir aşk hikâyesi barındırması, bir yandan komik ama bir yandan da hüzünlendiren bir tarafı olması beni filmin içine çekti. Çektikçe çekti… Kendimi bu filmde bir yerlerde buldum zaman zaman. Oldukça yoğun duyguların içinde olduğum bir dönemden geçtiğim için muhtemelen…

  Biraz da filmden bahsedelim o halde. Sizi önce filmin başkahramanı Victor ile tanıştırayım.  



 Filmin ilk sahnelerinde kendisini bu şekilde tanıyoruz. 60’lı yaşlarında, saç sakal ağırmış, hayattan sıkılmış, aile yemeklerinde uyuklamaya başlamış biri. Bir karikatürist, hala eski usül çizen. Teknolojiyi karşısına almış bir yetenek. Ne dijital platformlarda yer almak istiyor ne de onların neye benzediği hakkında bir fikri var. O yüzden de para kazanma konusunda büyük sıkıntıları var. 


  Bu da  Marianne. Kendisi artık Victor’u beğenmiyor. Onu hızla yaşlandırdığını düşünüyor çünkü Marianne teknolojiyi takip eden, güne ayak uyduran, kendisini genç hissetmek isteyen bir kadın. Victor ise çizgili pijamaları ile yatağa girip eski usul kitap okuyan biri. Bu ona kendisini babaanne gibi hissettiriyor. İşte film tam da bu noktada başlıyor. Victor’u evden kovuyor. (Bunun bir başka nedeni ise kocasını kocasından daha genç  biri ile aldatması)  O an Victor ne yapacağını şaşırıyor. Büyük bir boşluk olduğunu hissediyor yaşamında. Hiçbir şey yapmadığını.  Aklına ise aile yemeğinde oğlunun bahsettiği, sonrasında ise babasına bir hediye olarak verdiği etkinlik geliyor.  Bu etkinlik ne midir? Gelin beraber bakalım. Bu etkinliği yapmaya karar veren Victor bu şekilde görünmeye başlayacak. Tahmininiz var mı? :)




 Kahramanımız bir dönem etkinliğe katılıp, zamanda yolculuk yapmaya karar veriyor.  Bu dönemi de kendi belirliyor. Hatta tam bir tarih veriyor. 16 Mayıs  1974.  Marianne ile tanıştığı gün.  Ekibe tüm gerekli bilgileri veriyor. Ekip de onu bir zaman yolculuğuna çıkarıyor. 

 Bu andan sonra bize de o zamanın ruhunu yaşatmayı başarıyor yönetmen. 70’ler, müzik, dans, özgür ruh, ot halılarına varana kadar her şey düşünülmüş. Kostümler de çok başarılı. Bu dünyanın içine yeniden giren Victor hiç çıkmak istemiyor. O kadar istemiyor ki ona verilen etkinlik süresi bitince bunu devam ettirmek için oğlunun yanında çalışmaya karar veriyor. Bu etkinliklerin bedeli hayli yüksek  çünkü. 

 Neden mi çıkmak istemiyor Victor o dönemden?  Özlem duygusu yüzünden.  Gençliğine, kendinden memnun olduğu zamanlara …Karısının aşık olduğu haline, herkesin birbiriyle yüz yüze iletişim kurduğu zamanlara özleminden...   Filmin ilk sekansındaki Victor artık uyuklayan değil, partide dans eden biri haline geliyor.

  Hepimizin yok mudur böyle anları? Geri dönüp yeniden yaşamak istediği.  Bizi mutlu eden küçük anlar. Kendimize henüz yabancılaşmadığımız, kendimizi hunharca yargılamadığımız zamanlar?
Evet, biz insanoğlu nankörüz. Hatıralara bile nankörlük yapabiliyoruz bazen. Halbuki insanı geçmişi şekillendirir bugün kadar.  Bu filmi izleyin veyahut izlemeyin ama siz de bir düşünün bakalım siz hangi anı yeniden yaşamak isterdiniz böyle bir şansınız olsa?

19 Şubat 2020 Çarşamba

Özgürlüğe Susamışlar



 Dün Gezi olaylarında sanık durumunda olan kişilerin beraatine karar verildiği haberlerde yer aldı.  Bilgisayarda dosyalarımda gezinirken Gezi Parkı olaylarının  8.günü kaleme aldığım bir yazı karşıma çıktı. Bu vesileyle burada paylaşmak istedim. 







Yaşamak bir ağaç gibi, tek ve hür
Ve bir orman gibi kardeşçesine,
Bu hasret bizim!
 


 Meydanlarda, sokaklarda günlerdir sesini çıkaran bir halka kulağımızı veriyoruz. Anlaşılmaları bu kadar zor değilken, kibir ve küstahlığa bürünmüş tavırdaki iktidar yüzünden olay 8 gündür çözülemeyen bir yumağa dönüştü. Hayır, başbakanın dediği gibi hiçbir şey durulmuyor ve durulmayacak da bu tutum devam ettikçe. Senelerdir toplumsal yaşama yapılan müdahaleler, baştakilerin sorumsuzluğu yüzünden canından olan insanlar ve astığım astık kestiğim kestik tarzındaki yaklaşımlar neticesinde buraya kadar gelebildi bu halk ve artık nefesini tutup içine atamadı, bile bile ölmeyi,  baskı altında kalmayı kabullenemedi.
    
 Bu halk neden bu kadar öfkeli? Çünkü son zamanlarda üzerimize karabasan gibi çöken bu yönetimi istemiyoruz. Yıllardır yaratılan bu korku imparatorluğu halka nasıl yaşaması, nasıl nefes alması gerektiğini öğretmeye çalıştı.  Özellikle kamu kurumlarında daha fazla dayatılmaya çalışılan birçok doktrin tüm bu kitlenin nefes alamaz hale gelmesine neden oldu.  Sosyal hayata el atma noktasında yapılanlar; parklarda nasıl oturmamız gerektiği, alkolü nerede içmemiz gerektiği, alkol alan herkese alkolik muamelesinin yapılması, 15 milyonluk şehirde tek tük kalan yeşil alanın hunharca yok edilmeye çalışılması, şehrin trafiğini en aza indirgemek adına yapılacak 3.köprü için onlarca hektarlık alanın yakıp yıkılması. Tüm bunlar insanlığın yaşam hakkına müdahaledir, özgür bir biçimde hayatımızı sürdürmemize engel olmak için yapılan uygulamalardır.
   Bu milletin %50’si bunlara boyun eğmediği için dışarılarda iktidarı eleştiriyor, biliyorlar ki yaşamak için gereken doğayı katledenlere karşı gelmek boyunlarının borcu. Biliyorlar ki kendi yaşam tarzlarının önüne koyulan engelleri kaldırmak yarınlar için umut kaynağı. Hür bir şekilde yaşamayı istemek kadar doğal bir hak yoktur ve başımızda Hamurabi gibi ‘Dişe diş, göze göz’ diyenler oldukça karşılığını aynı şekilde bulacaklardır.
  Demokratik yaşamı seçen bir halkı, demokratik olmayan tutumla ancak bu zamana kadar kandırabildiniz. Bu belki de bir kanma değildi, bir korkuydu ama bugün artık kimse korkmuyor.  Şu 8 günlük süreçte herkeste oluşan bilinç ‘ Düşüncelerimizi özgürce ifade edebiliriz ve hak, taleplerimizi de bu şekilde dile getirebiliriz.’ Zaten demokratik toplumlarda var olan bu bilinç bizde bastırılmıştı ama uyanan bir halk var şimdi.
 George Orwell’ın yazdığı gibi belki düşünce polisleri paranoyasına kapılmıştı Türk milleti, sesim çıkacakta beni duyacaklar fikrimi öğrenecekler diye endişe duyuyordu. Ama bu korkuyu kendi kendine yok etti 31 Mayıs 2013 itibariyle.
 Yazılacak daha çok şey var ama bu bizim 8 günümüzü özetleyen bir yazı oldu. Yaşananlar sonrası bakıp keşke yaşanmasaydı, keşke bir kardeşimiz ölmeseydi, keşke onlarca yaralı olmasaydı diyoruz ancak bir gerçek var ki ölen arkadaşımızın akrabaları ve yararılar iyileştiklerinde, bu tabloya baktıklarında acının gözyaşlarını değil, gururun gülümsemesini göreceklerdir.  



7 Şubat 2020 Cuma

Turizm Cenneti!













  Türkiye barındırdığı tarihi eserler ile bir turizm cenneti olarak görülüyor hep. Bunda hem fikirim elbette. Birçok medeniyete ev sahipliği yapmış olmasından dolayı, çok geniş bir skalası var tarihi eserler konusunda. Değinmek istediğim ise başka bir mesele. Biz bundan ülke olarak ne kadar faydalanabiliyoruz? Var olan tarihi eserlerimizi koruyup kollama dışında, bunlardan ülkeye bir döviz akışı sağlanması hususunda ne kadar başarılıyız? Çok başarısız olduğumuzu düşünüyorum. Hep dillere pelesenk olmuş bir cümle vardır. ‘’ Bu ülke, bu şehir gâvurun elinde olsaydı bak nasıl korur kollar, daha da güzel hale getirirdi’’ diye. Aslında çok yerinde bir tespit. Alelade söylenmiş bir söz gibi duruyor ancak alt metnine baktığımızda ve biraz yabancı ülke turizmlerini takip ettiğimizde elimize geçenin pek bir şey olmadığını görüyoruz.
  Durup dururken bunu yazmak aklıma nereden mi geldi? Birkaç ay sonra ablamlar bir yurtdışı seyahati planlıyor.  3 Avrupa ülkesini kapsayan bir tatil planı yapmışlar. Beraber araştırma yaparken karşılaştığım şeyler beni hem öfkelendirdi, hem üzdü.
  Mesela Prag şehri.  Tarihi bir şehir.  Dünya Savaşlarına tanıklık etmiş, Komünizm ve yönetimsel sorunlar ile boğuşmuş bir geçmişi var. Masalsı bir kent olarak biliniyor. Çoğu kişinin Yeni Yıl’a girmek için tercih ettiği bir yer. Pekala, gezilip görülecek yerler listesi oluştursak ne var dersiniz?  Eski Kent Meydanı
Prag Kalesi
Köprüler….köprüler… meydanlar ve meydanlar…       
Kiliseler, manastırlar…
Birkaç ünlü kütüphane
Temelde şehrin mimari yapısı aslında insanları cezbeden. Tarihi dokusunu koruyor oluşu.

  Yukarıda saydığım birkaç yer ise giriş ücretleri ile astronomik gelen yerler.  Misal, Barok bir kütüphane olan Klementinum Kütüphanesi. 300 Çek Korunası. Yani bizim paramızla 80tl’ye yakın bir giriş ücreti. Diğer birkaç yeri de hesap ettiğimizde ortaya çıkan gezilecek görülecek yerler hesabı kişi başı 500tl’den fazla bir paraya tekabül ediyor. Çünkü kiliseleri görmek için bile para veriyorsunuz burada.  Prague Card diye bir uygulama var ki bu Pass’lar çoğu ülkede vardır. Daha rahat bir turistik gezi yapasınız diye. 2 günlük olan 62, 3 günlük olan 72, 4 günlük olan ise 83 Euro. Bu kartlar genelde transportu da kapsar. En azından ben Avrupa’da gezerken öyleydi. Prag’da da böyleymiş. Ta ki bu Şubat ayına kadar. Ulaşım ücreti karta dahil iken şimdi çıkartılmış. 3 günlük bir ulaşım kartına da 80tl gibi bir ücret ödüyorsunuz. Bu diğer baktığımız ülkelerde de hemen hemen bu şekilde. Hatta Budapeşte’de bazı tarihi mekan girişlerinde European/Non-European uygulaması var. Yani Avrupa vatandaşı değilseniz daha fazla ödeme yapıyorsunuz. 2 katı kadar. Gördüğünüz gibi turizm bu şekilde yürüyor Avrupa’da. 
  Şimdi bir de bizim cennet ülkemiz Türkiye’ye bakalım ve bir karşılaştırma yapalım. Türkiye’de  yanılmıyorsam geçen Temmuz ayında  %20 kadar biz zam yapıldı müze giriş ücretlerine. Mesela dünyanın en önemli tarihi eserlerinden olan Ayasofya ve Topkapı Müzesi giriş ücreti 60 tl iken 72 tl oldu. Yani gördüğünüz gibi hala bir Klementinum Kütüphanesi olamadı kendisi. Ki 2018 yılında yapılan zam oranı %50 idi. Yani 2018’den evvel hala 40 tl ile giriş yapılabiliyordu bu müzelere. Derdim kendi ülkemizdeki tarihi eserleri yüceltip, diğer ülkelerdekleri alaşağı etmek değil kesinlikle. Turizm politikasını eleştiriyorum ben. Şuan bir turist Museum Pass Türkiye alarak, 450tl’ye ülkedeki en önemli tarihi eserleri görebiliyor. (Ayasofya, Topkapı, Efes, Aspendos, Berhama Akrapol vs vs…)  450tl ise 68 euro. 68 euro ise bir Avrupa vatandaşı için hiçbir şey. Hele ki turistik gezide.  Madem biz Non-European olarak bu ülkelerde farklı ücret politikalarına maruz bırakılıyoruz, peki neden buraya gelen bir Alman yada Avusturyalı bu kadar cüzi miktara bu ülkeyi rahatça dolaşıp üç kuruş döviz bırakıp gidebiliyor?
  Turizm politikasını eleştiriyorum diyorum ama bence böyle bir politika yok bile. Ülke insanının turizmden anladığı tek şey Rus, Alman, bilumum Baltık ülkelerinden tatil için gelen insanlara her şey dahil paket satmak. Bakanlığın turizm politikasından anladığı ise doğal güzellikleri yakıp yıkıp yerine her şey dâhil yeni 5 yıldızlı oteller yapmak. Yazık. Ben bu ülkenin her yönden böyle harcanmasına çok üzülüyorum. Potansiyelin avam bir bakış açısıyla yok edilmesi hepimize zarar veriyor. Sonra da yurtdışı tatili için araştırma yaparken kızıyoruz bu kadar giriş ücreti mi olur diye. Aslında kızmamız gereken kendimiziz. Ne tarihi eseleri koruyabiliyoruz ne de değerlendirebiliyoruz ülke yararına…





4 Şubat 2020 Salı

ARKAS DENİZ TARİHİ MERKEZİ



 

  1800’lü yıllardan kalma tarihi bir binanın içerisindeyiz. Girişte bizi karşılayan denizkızı ve hemen sağdaki Posedion heykeli ile karşımızda duran kocaman bir dümen nerede olduğumuzu hemen hatırlatıyor. Evet, burası Asur-Fenikelilerden günümüze kadar kullanılan birçok ticari, savaş ve seyahat gemisinin maketlerinin, gemi eskilerinin ve tablolarının sergilendiği bir Deniz Tarihi Merkezi.
  Arkas Holding’in yönetim kurulu başkanı Lucien Arkas’ın denize olan tutkusunu bu üç katlı aile yadigârı evde çok net bir biçimde görebiliyoruz.  30 yıllık bir birikimin neticesi olan 115 gemi maketi, 113 gemi eskisi ve 107 tablo ile karşılaşıyoruz. Burası kronolojik bir sıra ile düzenlenmiş. Bu nedenledir ki gezmesi ayrı bir zevkli oluyor çünkü an be an gemilerdeki değişikliklere şahit olabiliyorsunuz.

  Giriş katında
M.Ö 1000 yılından 17.yy’a uzanan süreçte kullanılan gemilerin maketleri var. Türk bayraklı gemilerde bu katta bulunuyor. Savanora, Bandırma, Gülcemal, Şam gibi…
  İkinci katta ise 17, 18, 19 ve 20.yy’da kullanılmış gemilerin maketleri, yıllara göre ayrılmış odalarda sergileniyor. En alt katta hastane, kilise gibi özel amaçlı yapılmış gemiler ile savaş gemileri bulunuyor. Aynı zamanda bu katta gemilerde kullanılmış pek çok eşyayı görebilme şansınız var.
  Şimdi birazda buradaki gemilerin hikâyelerinden bahsedelim kısa kısa. Zira anlatılabilecek çok gemi hikâyesi var ancak ben en çok hoşuma gidenleri paylaşmak istiyorum sizlerle.

                                                         1.LİVADİA GEMİSİ

 Bu gemi 1878 yılında inşa edilmiş. Romanov Hanedanı yatıdır. Alışılagelmişin dışında bir yapısı var. İlk seferini yaptığı esnada bu düz ve geniş omurgasının dalgalara kolayca yenilebileceği anlaşılmış. Bundan dolayı da hep rıhtımlara bağlı olarak bekletilmiş. En sonunda da hurdaya çıkarılmış ve motorları Rus savaş gemilerinde kullanılmış.





2. SANTA MARIA

Kristof Kolomb'un Amerika'yı keşfinde kullandığı 3 gemiden en büyük olanı.



3. GÜLCEMAL VAPURU

 Uzun yol buharlı yolcu gemisi olan Gülcemal'in ilk yapımındaki adı Germanic'dir. Amerika'ya giden ilk Türk bayraklı gemi olarak tarihe geçmiştir. Söküldüğü tarihe kadar 75 yıl hizmet vermiştir. Bu geminin yemek ve dinlenme salonları hayli geniş tutulmuş.  Gülcemal, geniş oyun yerleri, lüks restoranları, göz kamaştırıcı salonlarıyla lüks otellerden de farklı değilmiş.





4. KON-TİKİ

 Kon- Tiki Norveçli bilim adamı Thor Heyerdahl ve beş arkadaşı Güney Amerika'nın batı  kıyılarından Tahti'nin doğusundaki adalara yaptıkları yolculukta kullandıkları sal. Kon-Tiki ne  demek derseniz efsanevi İnka Tanrısı Kon-Tiki'den geliyormuş bu ad. Bu bilgiye ise yıllar öncesinden sahibim. Çünkü bu salın gerçeğini Norveç'teki Kon-TİKİ müzesinde görme şansına sahip olmuştum. Burada da maketini görmüş oldum. 


                                    

GERÇEK KON- TİKİ                            MAKETİ

                                                            

5. TİTANİK

Titanik, İrlanda yapımı bir gemi. O zamana göre sahip olduğu ölçüler alışılmışın dışındaydı. ''Batmaz'' özelliğini almasındaki en büyük etken, kompartımanlar arasındaki su geçirmez levhalardı. Herhangi bir su alımında bu levhalar kapatılarak su geçişi önlenecekti. Ancak Titanik, 14 Nisan 1912'de yaptığı ilk seferinde bir buzdağına çarparak battı. 1517 kişi öldü. Ölenlerin çoğu ise erkekti. Bunun nedeni geminin terkindeki önceliğin kadınlar ve çocuklara olması ilkesiydi. Geminin enkazı ise ancak 1985 yılında bulunabilmiştir. 



8 Ocak 2020 Çarşamba

YERDENİZ BÜYÜCÜSÜ


                                                   



 Kitap adı: YERDENİZ BÜYÜCÜSÜ
 Yazar: Ursula K. Le Guin                                                  




 Yerdeniz adıyla müsemma denizlerden ve adalardan oluşan coğrafi yapısıyla bizim bildiğimizden çok başka bir dünya. Kitabı okudukça farkına vardığımız şey ise bu adaların tamamen keşfedilmemiş olması. Bu da Yerdeniz’de yaşayan insanların bir korkusu olmuş durumda. Bunun nedeni ise uçsuz bucaksızlık hissi. Kendi yaşadıkları ve bildikleri birkaç ada dışında hiçbir fikirleri olmaması ve bunun yarattığı endişe yaşadıkları yere mahkûm etmiş durumda insanları.  Yelkenlerini başka denizlere açamaz olmuşlar; çünkü bu bilinmeyen açık denizlere yapılan yolculuklarda giden hiç geri gelmemiş.
 Yerdeniz’de ne bir teknoloji, ne de bildiğimiz insan ırkları var. Ancak geçim yöntemleri aşina olduğumuz türlerden. Balıkçılık, denizcilik, hayvancılık, demircilik gibi… Bu dünyada efsunlar, büyüler, ejderhalar gibi fantastik öğeler ise hayatın içinde kendine yer bulmuş durumda. Sıradan hayatın sıradan konuları haline gelmiş vaziyetteler.
 Bu aslında hem fantastik hem büyülü denilebilecek dünyada her adanın bir büyücüsü var. Bu büyücüler ise Roke Büyücü Okulu’nda yetiştirilip adalara yollanıyorlar. İşte hikâyemiz aslında burada başlıyor. Gont adasındaki Onakçaağaç köyünde dünyaya gelen Duny ile. Kitaptaki lakabı ile Çevik Atmaca kitabın başkarakteri. Çevik Atmaca’nın annesi, o çok küçükken ölüyor. 6 tane ağabeyi var ancak bunlarda başka işlerle meşgul olmak üzere başka kasabalara gidiyorlar zamanında. Çevik Atmaca ve köyün tunç ustası olan babası baş başa kalıyor. Çocuğa şefkat gösterecek kimsenin kalmaması, babasının da suratsız ve sert bir adam olmasından dolayı bir yaban gibi yetişiyor. Zaten bu daha sonraki zamanlarda başına büyük dertler açıyor. Huysuz, hırslı yapısının ona bu zamanlardan miras kaldığını görüyoruz.
 Çevik Atmaca keçi çobanlığı yapıyor köyde. Çocuğun köyde onunla pek ilgilenmeyen cadı bir teyzesi de var. İşte bu cadı teyzenin çocuğun büyük bir büyücü olabileceğini anlaması ve ona birkaç büyü öğretmesi ile olaylar başlıyor.  Köyde çocuğun hayatının dönüm noktası olarak sayılabilecek bir olay yaşanıyor. Kargların ( Kitaptaki kötücül ırk) Gont’a saldırması ve iklim büyüsü yapan Çevik Atmaca’nın varlığının tüm gücünü harcayarak köylerini bir sis içinde bırakarak Karglarla olan savaşı kazanmalarını sağlaması. Bu başarısıyla ünlenen çocuk, Re Albi’nin büyük büyücüsü Ogion’nun bile dikkatini çekiyor. Onakçaağaç köyüne gelen Ogion çocuğu yanına çırak olarak alıp, onu yanında götürmek istiyor. Geçiş Töreni olan İsim gününde çocuğa kadim dillerden olan bir isim veriyor: Ged.  Var olan ufak tefek eşyalarını toplayıp usta ile yola koyuluyor Ged. Belli bir zaman sonra Ogion’un ona bir şeyleri yavaş öğretmesinden usanıyor, büyücülüğün sabır ve uğraş gerektiren yolu pek hoşuna gitmiyor. Bu konuyu ustası ile konuştuktan sonra hayatını asıl şekillendirecek olacak Roke Büyücü Okulu’na gitmeye karar veriyor. Ged büyücü okuluna gidip başladıktan bir süre sonra arkadaşlarının galeyanıyla çok büyük bir hata yapıyor. Gücünü gösteriş için kullanıyor ve hayatı boyunca peşinden gelecek bir gölgeyi kendine musallat ediyor. Kitabın sonuna kadar da bu gölge ile mücadelesine tanık oluyoruz. İlk başlarda gölgeden köşe bucak kaçıyor. O kaçtıkça gölge onu kovalıyor. Ancak ustasının tavsiyesi ile artık bir av değil avcı olmaya karar veriyor. Bundan sonrasını da fazla anlatmayayım heyecanı yerinde kalsın J

‘’Biz dalgaların üzerindeki köpüklere sukien diyoruz; bu Kadim Lisan’daki iki kelimeden türetilmiştir: suk, yani tüy ve inien, yani deniz, kelimelerinden. Denizin tüyü de köpük oluyor.’’

‘’ Taş zeminden fışkıran beyaz bir ağaç yarattı. Ağacın dalları, salonun yüksek tavanındaki çatı kirişlerine değiyor ve her daldaki her sürgünden, her biri ayrı bir güneş olan, altın birer elma parlıyordu; çünkü bu bir Yıl Ağacı’ydı. Derken dalların arasından, kuyruğu düşen karları andıran, beyaz bir kuş uçtu. Elmalar silikleşerek tohumlara, tohumlar da kristal damlacıklara dönüştüler.’’

‘’Fakat gerçek şu ki, insanın gerçek gücü, büyüyüp bilgisi arttıkça izleyebileceği yol, iyice daralıyor. Ta ki, en sonunda sadece ve sadece mutlaka gerekenden başka yapacak şeyi kalmayıncaya kadar…’’

23 Kasım 2019 Cumartesi

Novalis- Heinrich Von Ofterdingen




  Heinrich von Ofterdingen bir Bildungsroman türüdür. Öncelikle Bildungsroman nedir kısaca bir değinmek yerinde olur diye düşünüyorum. Almanca bir terim olmasına rağmen tüm dillerde bu şekilde kullanılıyor. Türkçeye çevirdiğimizde ise’’ oluşum romanı’’ olarak karşılık buluyor kendisine. Oluşum romanı, kitabın kahramanının gelişim sürecini ve sonundaki aydınlanmasını ele alan bir tür aslında. Novalis’in hedefi ise bize başkarakteri öğretileri doğrultusunda geliştirmek ve gelişim yolunun doğadan geçtiğini ortaya koymaktır.
 Bu romanda da kahramanın gelişmesinin birey- toplum çerçevesinde geliştiğini görüyoruz. Aynı zamanda kahramanın doğanın içerisinde bir yaşam sürecinden geçerek Tanrı katına yükseldiğine de şahitlik ediyoruz.
Heinrich von Ofterdingen aslında yarım kalmış bir roman. Novalis, bu kitabı 2 bölüm halinde yazmayı tasarlamış ancak bir jeolojik arazi araştırmasına katılması ve daha sonra hastalığı dolayısıyla sadece ilk bölümü tamamlayabilmiştir.  1.bölüme Bekleyiş, 2.bölüme ise Gerçekleşme adını vermişti.
Bu yazıda  dolayısıyla 1.bölüm olan Bekleyişi inceleyebileceğiz. Eserin içeriğinden bahsedelim birazda. 
 Eisenbach’lı bir zanaatkârın oğlu olan Heinrich bir gece rüyasında mavi bir çiçek görür. Bu yaprakların arasında ise güzel bir kızın yüzünü. İçinde özlem ve benzeri bin bir duyguya sebep olan bu rüya onu huzursuz eder. Oğlunun bu durumunu görüp üzülen annesi, oğluna bir seyahatin iyi gelebileceğini düşünür. Seyahati ise  Heinrich’in dedesinin yaşadığı Augsburg’a yapmaya karar verir. Heinrich yıllardır yaşadığı Thüringen’den ilk kez ayrılır. Yolda denk geldikleri ve birlikte yolculuk ettikleri tüccarlar Heinrich’in şairliğe kabiliyeti olduğunu sezerler. Heinrich, bu yolculuk esnasında çok farklı insanlarla tanışır, sohbet etme fırsatı bulur. Kutsal Toprakların bulunduğu Kudüs’ü ele geçirme planları yapan Haçlılardan tutunda, ziyaret ettikleri bir mağarada her şeyden elini eteğini çekmiş, yaşamını kitaplara ve okumaya adamış bir konta kadar çok çeşitli hayatlara tanıklık eder. Augsburg’a vardıklarında ise orada tanıştığı Şair Klingshor, Heinrich’in öğretmeni olur. Klingshor, Heinrich’e Haçlılar ile ilgili, Şövalyelik ruhu ile ilgili bilgiler verir. Bu bilgiler Heinrich’in şairlik oluşumunun temellerini atmak için oldukça önemlidir. Tüm bu deneyimlerden sonra onu şair yapacak yaşantıya gelmiştir. Sırada ise rüyasında ona görünen sevgili ile karşılaşma vardır.  Augsburg’da bir festivalde tanıştığı bu kız şair Klingshor’un kızı Mathilde’dir. Mathilde ile nişanlanmadan evvel onu suya batıp kaybolurken görür. Rüyada ona ebediyen bağlı kalacağını vaadeden  Mathilde, aynı vaadi nişanlanacağı gün yapar. Romanın bu birinci bölümü Klingshor’un anlattığı bir masal ile sona erer. 2.bölümde Mathilde artık ölmüştür. Bu açıkça dile getirilmez ancak Heinrich’in Mathilde ile tanıştığı gün gördüğü rüya ile bize bu mesaj verilir.  Mathilde verdiği sözü hep tutar, ruhu hep Heinrich ile birlikte olur ve ona ilham verir.
 Karakterimiz Heinrich, Novalis’in kendi idealleri çerçevesinde gelişimden geçireceği ve tanrısal olana eriştireceği kişidir. Yapı itibari ile de buna çok uygundur.  Yaradılışı gereği saf, niyeti iyi ve altın çağ insanına en yakındır. Bunların da ötesinde bilinçaltında gerçekleşen duygulara çok önem vermektedir. Bir rüya onu hemen harekete geçirir.  Tanrı tarafından yaratılan insanlığa çok yakındır. Tanrı insanı en saf haliyle kendisinin sureti olarak ve en yüksek amaca hizmet etmek için yaratmıştır.
Novalis, insanı dünyanın en yüce anlamı olarak görür.  Ancak bu yüce insan doğanın gelişim yollarından geçer ve onun içindeki gizleri keşfetmeyi başarırsa bu yüksekliğe erişebilecektir. O yüzdendir ki Novalis roman kahramanlarını bitmek tükenmek bilmeyen yollara sokar ve deneyimlere çıkarır. Bu yollar onu ‘’tanrısal ben’’ e ulaştıracaktır. Bu ‘’tanrısal ben’’ ancak ve ancak insanın hayatın tüm parçalarını, kutuplarını, tezatlarını içinde uyuma yükseltmesi ile gerçekleşir. Novalis’in  ‘’ bütün insan’’ olarak da nitelediği bu insan ancak içindeki tanrıya ulaşmayı başarabilecektir.





12 Kasım 2019 Salı

CHOCOLAT/ ÇİKOLATA





                                               ÇİKOLATA
Yönetmen: Lasse Hallström 
Yapım yılı: 2000




 Bazı filmlerin izlenme zamanı vardır. Mutlu hissettiğinizde, üzgün olduğunuzda, keyfiniz kaçtığında, gülmek istediğinizde açıp tekrar tekrar izlemek istersiniz. Çikolata filmi benim mutlu hissetmek istediğim zamanlarda izlediğim bir film. Bugün bir kez daha izledim ve üzerine yazma düşüncesi belirdi zihnimde. Şimdi izninizle bu güzel film hakkındaki düşüncelerimi sizlerle paylaşayım J

 Kasaba yaşantıları dünyanın neresine gidersek gidelim aslında hep belli bir kalıp içinde döner durur.  Bu Türkiye’de de böyledir, Almanya’da da, Fransa’da da. Gündelik hayat hep belirli bir çerçevede geçer. Etraftaki insanlar bellidir, yaşantı bellidir. Genellikle de dışa kapalı olurlar. Yeni insanlara, fikirlere… Bunu etkileyen belki birçok şey vardır ama en güçlüsü elbette ki dindir. Köylerde, kasabalarda din insanların tutundukları bir dal gibidir. Pek bir şey yapamamanın verdiği çaresizliğin, günlük hayatın sıradanlığının ve en önemlisi bilgisizliğin yolunda bir ışık gibi görürler ve bel bağlarlar.
 Bizim filmimizin konusu da aslında temelini buradan alır. Bir Fransız kasabasına, dünyayı gezen bir anne-kızın gelmesi ile burada süre gelen huşu içindeki yaşamın nasıl bir anda değiştiğini görürüz. Bu değişikliğinin nedenini sadece kasabaya iki yabancının gelmiş olması olarak düşünürsek büyük bir yanılgıya düşeriz. Bu yabancılar kasaba halkından farklıdırlar çünkü ateisttirler.  Bunu da perhiz zaman geldikleri kasabada çikolata dükkânı açarak bir nevi deklare ederler.  Bu durum en çok Kont Reynaud’u rahatsız eder.  Kasaba halkından birkaç kişinin bu dükkana gittiğini gören Kont, halkı kötü yola sevk ettiği gerekçesiyle Vianne isimli bu yabancı kadına cephe alır. Artık buradan sonra tıpkı bir sağ- sol çatışması gibi sahnelere tanık oluruz.  Kont özellikle kilisedeki vaazlara karışarak halkı bu kadına karşı kışkırtma yoluna gider. Dini öğretilerle hareket eden kasaba halkı için bu yabancılara karşı  savaş vermek çok da zor olmaz. Vianne bana kalırsa filmde diğer tarafın bastırdığı arzularının bir sembolü niteliğinde. Hem kendisi hem çikolata dükkanı.  Filmi biraz analitik şekilde izlerseniz bu düalizmi çok net biçimde göreceksiniz.  Şehvet, arzu, aç gözlülük gibi duygularını bastırmaya çalışan dinci kesim bunu yaparken çok net şekilde hem kendilerine hem başkalarına yalan söylüyorlar.
  Din üzerinde konuşulabilecek çok geniş bir kavram. Bu filme indirgeyerek birkaç çıkarım  yapacak olursam eğer yazının başında da söylediğim gibi körü körüne bir şeyler inanmak kişileri sorgulamayan, at gözlüklü bireylere çevirir.  Bu tek bir din mensubuna özgü bir durum da değildir. İslam’da da , Hristiyanlık'ta da , Musevilikte de böyledir.  Bunların nedeni ise uygulamadaki yanlışlardır, tabi uygulamadan önce teorideki yanlışlıklara da bakmak gerekir.  Yoksa din, hakim olduğu yere; bu ister bir kasaba olsun ister bir ülke, cehalet de getirir, kötülük de.  Filmleri çoğu zaman güzel vakit geçirmek için izleriz ancak unutmamalıyız sinema bir sanat dalıdır. Ne izlersek izleyelim biraz eleştirel  bir bakış açısıyla izlemeliyiz. Bu filmde yine öyle bir film. Umarım sizde beğenirsiniz.



23 Ağustos 2019 Cuma

LETO FİLMİ







Film adı: Leto
Yönetmen: Kirill Serebrennikov
Yıl: 2018



  80’lerin başında Leningrad’dayız.  Sovyetler Birliği ise perestroyka döneminde. ‘’Perestroyka’’ kelime anlamı olarak yeniden yapılanma olarak çevrilebilir. Bu dönemde Gorbaçov’un askeri, siyasi ve ekonomi alanındaki değişim politikalarını anlatmak için kullanılan bir terimdir. Leto, müzikal bir hava estirmesinin yanı sıra var olan sistemin insanların üzerinde yarattığı baskı ve tek düzeliği anlatan ve bunlara karşı artık bir başkaldırının hafiften hissedildiği politik bir film de aslında.
 ‘’Leto’’yı  yani  ‘’Yaz’’ filmini biraz kışkırtıcı, biraz romantik, biraz kurgu, biraz da politik olarak tanımlayabiliriz. Rock müzikali tadı vermesi ve konunun aslında isyankar bir grup üzerinden ilerlemesi filmi kışkırtıcı yaparken, ana karakterler arasında ki duygusal yakınlaşmadan dolayı acaba bir aşk üçgeni mi olacak sorusu ile romantizme yol alıyor film, dönemin batı rock müzisyenlerine olan  hayranlık ve esinlenişler nedeniyle filmin ara kısımlarına serpiştirilmiş kurgusal ögeler bir an sanat filmi izlediğinizi size anımsatıyor. Son olarak da dönemin genç rock müzisyenlerinin kendilerini aşmak isteyişlerine, çalışmalarına,  yaratıcılıklarının komünizmin yarattığı düşünce tarzı nedeniyle nasıl baltalandığına şahit oluyoruz. Dolayısıyla çok fazla politik öğe ve eleştiri içerdiğini buradan da tahmin edebilirsiniz.
  Benim de çok sevdiğim   gruplardan biri olan Zoopark’ın solisti Mayk Naumenko, Sovyet rock müzik sahnelerinin en önemli isimlerinden ve seslerinden. Filmde dikkatimi celbeden şeylerden biri ise bu sanatçının egosunun oldukça törpülenmiş olduğunu görmek oldu. Tam kendisinin hit olduğu bir dönemde ve hatta son albümü dolayısıyla işlerinin pek yolunda gitmeyişine rağmen ortaya çıkan  Viktor Tsoy adlı gençteki potansiyeli görerek destek veriyor. Bunu kendisini arka planda bırakarak, tüm imkânları seferber ederek yapıyor.  Neden mi? İşte bunun nedeni biraz insanı duygulandırıyor. Açıkcası ben bu kadar sanat aşkı olan, eserlerini aktarmak için tutkuyla çalışan çok sanatçı göremediğim için de öyle hissetmiş olabilirim. Mayk, Viktor’u dinliyor ve yazdığı sıra dışı sözler ve kendine özgü müziği ile başarıya ulaşabileceğini düşünüyor. O sıralar albüm kayıtları yapmak çok zor olduğu için Viktor’dan rica ediyor tüm bu Sovyet kurallarına karşı biraz daha sabırlı olması konusunda çünkü eserlerini ancak kayıt edip gelecek nesillere aktarabilecektir. Bunun için bu albüme ihtiyacı olduğu konusunda ikna ediyor. Sonuç olarak da bugün benim de severek dinlediğim bir grubun doğmasını sağlamış oluyor. ‘’Kino’’ grubunun…



*Filmin müziklerinin linki:


22 Haziran 2019 Cumartesi

MÜLKSÜZLER



                                                  MÜLKSÜZLER - URSULA LE GUIN






   Mülksüzler bir bilim kurgu romanı ve Ursula L. Guin bize konuyu distopik bir çerçevede anlatıyor.



 Kitabı okumaya başladıktan sonra roman boyunca kafanızda düşüncelerin dönmeye başladığının farkına varacaksınız çünkü yazarın belki de temelde bize vermek istediği şey bu. İdeal bir dünya olabilir mi? Eğer olursa şuan yaşadığımız dünya ile mukayese ettiğimiz de hangisi bize daha cazip gelir? Memnun olmadığımız dünyanın hiç mi artısı yok? İdeal dünyanın hiç mi eksisi olmayacak? 
Okumada ilerlerken kendinize bu soruları sorarak bir yol haritası çizerseniz, kitaptan daha fazla verim alabilirsiniz diye düşünüyorum. Bir çırpıda bitirildiğinde pek bir işe yaramayacak ama sindirilerek okunduğunda bakış açınızı, hayat felsefenizi değiştirmenize oldukça yardımcı olabilecek bir eserden bahsediyorum.  
 Biraz da eserin konusundan, bize anlatmak istediklerinden bahsedelim. Romanda hayali bir dünya (Urras) ve o dünyanın uydusu konumunda daha küçük bir gezegen var (Anarres). Anarres, yıllar önce ana gezende isyan çıkaran ve kendilerini Odocu diye tanımlayan kişilerin göç edip karşılıklı yardımlaşmaya dayalı anarşist bir toplum kurdukları dünya. Urras ise bugünkü mevcut düzenin bir benzeri toplumu ve yapılaşmayı içeren, içinde yaşadığımız dünyanın aynası konumunda bir gezegen.
Anarres ile ilgili kendilerini ‘'Odocu'’ diye tanımlayan kişilerden bahsetmiştim. Nedir bu Odoculuk peki? Romanda Odoculuğa karşılık gelen ‘'anarşizm'’dir ki kitabın yazarı da bu şekilde tanımlamıştır Odoculuğu. Kitaptaki anarşizm yakıp yıkmak anlamında değil: Kropotkin’in de öngördüğü karşılıklı yardımlaşmaya dayalı bir toplum anlamındakidir. Kropotkin, hayvanların zor koşullarla baş edebilmek amacıyla hareket ettiklerini ve karşılıklı yardımlaşma içinde olduklarını iddia ederek Darwinci söylemi reddetmektedir. Dolayısıyla Kropotkin’in görüşlerinden etkilenerek kurgulanan Odoculuk’u aslında herhangi bir ideolojik kalıba sokmadan karşılıklı yardımlaşmaya, eşitliğe, ortak mülkiyete dayalı bir toplum düzeni olarak tanımlasak belki daha akılcı olur.
 Toplumsal örgütlenmenin yanı sıra, çevresel açıdan da bu iki gezegen birbirine zıt durumdadır.  Anarres’de kıtlık, toprak yerine toz, bitkiler yerine çalılar, holum ağaçları ve hayvan olarak ise sadece balıklar bulunmaktadır, Urras’da ise Anarres’de ki yokluğa karşılık bolluk, yeşil bitki örtüsü, çok sayıda ağaç türü, canlı türü, su rezervleri vardır. Bu zenginlik kendisini yaşam biçimlerinde, mimaride, giyimde, yemekte dâhil olmak üzere her alanda göstermektedir. Toplumsal örgütlenme açısından ideal duran Anarres, uzamsal açıdan hiç ideal durmazken; biçimsel açıdan ideal duran Urras da toplumsal süreç açısından ideal durmamaktadır. İkisinde de tam ideal olanı bulamıyoruz. Birbirlerinin karşıtlıklarından beslenerek var oluyorlar gibi bir sonuç çıkıyor.
 Bunları temeline alarak anlattığı hikaye ise Anarresli fizikçi Shevek’in eş zamanlılık teoremini geliştirmek amacıyla Urras’a yaptığı ziyaret üzerinden gelişmektedir. Roman karşılaştırmalı bir eş zamanlılık ile anlatılıyor. Bu yüzden iki gezegenin çarpışmasını eş zamanlı olarak takip edebiliyoruz hikaye boyunca. Yazar çarpışmanın merkezine Shevek’i oturtarak onun yaşadıkları ve düşündükleri üzerinden romanı analiz etmemizi sağlıyor. Hikaye süresince paylaşım, mülksüzlük, tüketim, üretim, dönüşüm, özgürlük, baskı gibi kavramlar sorgulanmakta ve bu ütopya üzerinden cevap bulmamıza yardımcı olmakta.



Kitaptan yaptığım alıntılar:                

'' Sorumluluğun ve özgürlüğün, seçeneğin olmadığı, yalnızca yasaya uymaktan oluşan sahte bir seçeneğin veya yasaya uymamayı izleyen cezanın olduğu bir toplumda yaşamak ister miydin? Gerçek bir hapishanede yaşamak ister miydin?'' 

''Ama birçok kadının bir erkekle tek ilişkisi sahip olma ilişkisidir. Ya sahip olma, ya da sahip olunma. Erkeğin istediği özgürlüktür. Kadının istediği mülkiyettir. Seni ancak başka bir şeye takas edebilirse serbest bırakır. Bütün kadınlar mülkiyetçidir.'' 

'' Acı çekmek, tehlikeye karşı bedensel bir uyarı dışında, işlevsel değildir. Psikolojik ve toplumsal olarak yalnızca yok edicidir.''

''Düşünce çimen gibidir. Işığı arar, kalabalıkları sever, melezlenmek için can atar, üzerine basıldıkça daha iyi büyür.''

Anarres gezegeni hakkında gerçekleşen bir diyalog

'' İnsanları düzen içinde tutan ne? Neden birbirlerini  soyup öldürmüyorlar?''
'' Hiç kimse çalınacak herhangi bir şeye sahip değil. Eğer bir şeyi istersen gidip depodan alabilirsin. Şiddete gelince, doğrusu bilmiyorum Oiie; durup dururken beni öldürür müydün? Eğer öldürmek isteseydin, buna karşı çıkarılan bir yasa seni engeller miydi? Zorlama, düzeni sağlamanın en etkisiz yoludur.''



12 Nisan 2019 Cuma







   Yazar: Reşat Nuri Güntekin
   Kitap adı: Yeşil Gece



  Yeşil Gece romanı Reşat Nuri Güntekin tarafından aslında ısmarlama üzerine yazılmış bir romandır. Bunu isteyen kişi ise zamanın devrimini gerçekleştiren Mustafa Kemal Atatürk’tür.
Atatürk, bu romanda softalığın eleştirisini ve laikliğin getireceği olumlu durumların gözler önüne serilmesini istemiştir. Bütünsel olarak romana baktığımızda aslında döneme göre etkili bir yazım olduğunu söyleyebiliriz.
  Romanın kahramanı Şahin babasının ölümünden sonra Yeşil Ordu'nun bir neferi olmak üzere İstanbul'daki Somuncuoğlu medresesine gönderilir. Oldukça azimkar bir talebe olan Şahin gece gündüz demeden çalışıp kendini bu yola adar. Ancak zamanla kendisini medresedeki softaların dini kendilerince yorumlamalarına ve onların zaaflarına şahitlik ederken bulur ve bu durum şüpheye düşmesine neden olur. Zaman zaman kendini dini, Yeşil Orduyu, medreseyi, hocaları sorgularken bulur ve suçlu hissedip uykusuz kaldığı geceler olur. Şahin bu konularda sorduğu sorulara hiçbir cevap bulamaması neticesinde kafasındaki sarığı çıkarır ve fes takar. Darülmuallim’i başarı ile bitirerek İstanbul'a tayin edilir ancak asıl amacı Anadolu’ya gidip orada softalıkla mücadele etmektir bu yüzden de Maarif Nezaretine başvurarak tayinini Sarıova’ya çıkarttırır. Sarıova’da Emir Dede’de baş muallim olarak göreve başlar ve ilk izlenimleri neticesinde burada softalıkla mücadele etmenin epey zor olacağına kanaat getirir. Yerleşir yerleşmez kendisine yandaş arayışına girişir. Bunlardan biri kasabının ‘deli’ olarak nitelediği Mühendis Necip, bir diğeri ise muallim Rasim’dir. Şahin Efendi ilk adımı yeni bir okul yaptırmak istemesiyle atar. Halk yeni yapılacak binanın İslam mimarisine uygun olmaması nedeniyle itirazlarda bulunur. Bu esnada Mühendis Necip’in aklına bir fikir gelir ve aynı planı aldatmaca bir yöntem ile kabul ettirir. Bu seferde başka bir sorun ortaya çıkar  ve halk eski medresede bir evliyanın mezarı olduğunu ve bu yüzden bu yeni okulun yapımının kabul edilemez olduğunu öne sürerler. Necip yine boş durmaz ve bu seferde kaza süsü vererek eski medreseyi yakar.
 Gel zaman git zaman Şahin Efendi hep bu tarz meselelerin içinde bulmaya başlar kendisini. Ya halk karşıdır yeniliklere, ya vali, ya komiser yada softalardan oluşan gruplar. Bunun farkına varan Şahin Efendi planını yavaş yavaş uygulamaya koyar çünkü her an birilerini karşısına alması an meselesidir.
Olaylar devam ederken kitabın sonlarına doğru I. Dünya Savaşı çıkar ve kasaba Yunanlılar tarafından işgale uğrar. Yeşil Ordu'nun neferlerinden bir tanesi bile kalmaz, hepsi kaçar. Bunların arasında artık Sarıova’ya bir katkısının olmayacağını düşünen Şahin’de tasını tarağını toplayıp yola koyulur. Yolda giderken gördükleri üzerine vazgeçip Sarıova’ya geri döner ve mücadeleye devam etmeye karar verir.
Döndüğü vakit meydanda kalanların toplandığını ve Rumlara karşı öfkeli olduklarını görür. Onları yatıştırmaya çalışır ve bunu yaparken sözü dinlensin diye yeniden bir sarığı başına geçirir. Öyle de olur, insanlar onu dinler ve yatışırlar. Bunu duyan Yunanlılar ise Şahin Efendi’yi çağırtıp ona camilerde halka vaaz vermesi için yetkilendirir. Bundan sonra Şahin’in görevi halkı Yunanlılara karşı yatıştırmak olur.
 İşgalden sonra Sarıova’daki gizli ve sinsi mücadelesine 14 ay daha devam edebilen Şahin Efendi, 14.ayın sonunda İstanbul’dan getirilmiş bir Kuvay-ı İnzibatiye taburu etrafında propaganda yaparken yakayı ele verir ve bir Yunan adasına sürgüne gönderilir. Sürgün devam ederken sonunda çok duymak istediği o haberi alır. Artık inkilap gerçekleşmiştir. Yollar açık ve tertemizdir. Dönmemesi ve kendini yeniden Sarıova’ya adamaması için hiçbir neden kalmamıştır. Büyük umutlarla yola koyulup kasabaya vardığı vakit Emir Dede’ye gider, artık orada istenmediğini anlar ve şu cümleyi kurar ‘’İnkılap denilen şey bir günde olmuyor.’’


‘’ Dağda koyun güdecekleri yerde şehirlerde insan sürüleri gütmeye hazırlanacaklardı. Karalar ve denizlerin üstünde kubbe biçiminde bir büyük tavan, onun üstünde çivi çivi çakılmış yıldızlar altında insan sürüleri: Her birinin iki omzuna iki hafiye melek oturmuş, durmadan ne yaptıklarını, ne düşündüklerini yazıyor; sonra bunların hepsinin üstünde kullarını bu jurnallerle göre keyfince asıp kesen, mesela kadınlar sokakta yüzlerini açıyor diye tarlalara dolu, şehirlere taş yağdıran çatık yüzlü bir Tanrı; günah işleyenleri yakmaya mahsus bir ocak ki, bir deliği açık kaldığı zaman yeryüzü sıcaktan kavruluyor; bir cennet ki içinde İstanbul çarşıları gibi yiyeceğe, içeceğe dair yok yok; yalnız şu farkla ki orada alışveriş para ile değil, Allah'ın sevgili kulları diz dize oturmuş, gece gündüz dua ve ilahi okumakla meşgul; ara sıra ibadete fasıla vererek çeşit çeşit nimetler yiyorlar; huriler, gılmanlarla, sefa sürüyorlar; sonra yine duan ve ilahi! ''

5 Nisan 2019 Cuma

Ufak tefek notlar...










    İnsan dört bir tarafı çevrelenmiş şekilde yaşar. Doğumdan başlar aslında özgürlüğümüzün kısıtlanması. Bu her ne kadar bizi koruma amaçlı olsa da aslında gelecekteki bizi şekillendiren bir durum oluverir.
  Büyümeye başladığımızdan itibaren devamlı bir şeyler yapmak zorunda kalırız ya da bırakılırız. Sosyal bir varlık olduğumuz için diğer insanlarla aklımız ermeye başlar başlamaz bir arada olmaya itiliriz. 4-5 sene boyunca ana-baba kucağında bağımlı yaşayan çocuklar 6 yaşında birden kendisini kendi akranlarıyla okul denen yerde buluverir. Burası toplumda nasıl davranması gerektiğini,  belirli kuralları, bazı sosyal- sayısal- manevi konuları öğreneceği yerdir. Aile çocuğunu alır ve devlet tarafından sistemi oluşturulmuş okullara bırakır. Aslında insanın macerası burada başlar. Bu maceranın başladığı yer (eğer illa da böyle bir yer olma mecburiyeti varsa) olabilecek en  iyi şekilde geliştirilmiş bir sistemin var olduğu yer olmalı.
  Peki, bu ülkedeki sistem nasıl? Biz nasıl bir sistemde büyüdük ve eğitim gördük? Ve şuan ki çocuklar özgür birer birey olma yoluna çıktıkları bu kurumlarda nasıl yetişiyorlar? Bizlere özgür, düşünüp- tartışabilen, sorgulayan, üreten bir birey olma yolu ne yazık ki açılmıyor. Sadece içine bir sürü bilgi yüklenmiş birer bilgisayar gibiyiz ve bu aşırı bilgi yüklenimi bizim bir süre sonra bozulmamıza ve sistemimizin çökmesine neden oluyor. Senelerimizi, en üretken olduğumuz yıllarımızı sadece kendimize gereksiz bilgiler yükleyerek harcıyoruz. Bizlerde ne sorgulama bilinci gelişiyor, ne hak- hukuk, ne özgürlük… Ufak dünyalara hapsedilmeye zorlanıyoruz. Bazılarımız para yardımı ile, bazılarımız aile desteği ile, bazılarımız ise kendi başına bu kabukları kırıyor, kırmaya çalışıyorlar. En fazla zorlananlar ise potansiyelini çıkarmak için hiçbir desteğe sahip olmayanlar oluyor.
  Kısacası böyle bir sistem var olduğu sürece bu sistemi reddedenlerin (ben ve benim gibi düşünenler) yapabileceği tek şey bu kendi içlerinde zorbalıkla yaratılmış ve ‘’biz ‘’ gibi hissettirmeyen o kişiye olabildiğince karşı gelmek ve kendi yönümüzü çizip, isteklerimiz doğrultusunda hareket etmek olacaktır.






Come gather 'round people Wherever you roam And admit that the waters Around you have grown And accept it that soon You'll be drenched to the bone If your time to you is worth savin' Then you better start swimmin' or you'll sink like a stone For the times they are a-changin' Come writers and critics Who prophesize with your pen And keep your eyes wide The chance won't come again And don't speak too soon For the wheel's still in spin And there's no tellin' who that it's namin' For the loser now will be later to win For the times they are a-changin' Come senators, congressmen Please heed the call Don't stand in the doorway Don't block up the hall For he that gets hurt Will be he who has stalled There's a battle outside and it is ragin' It'll soon shake your windows and rattle your walls For the times they are a-changin' Come mothers and fathers Throughout the land And don't criticize What you can't understand Your sons and your daughters Are beyond your command Your old road is rapidly agin' Please get out of the new one if you can't lend your hand For the times they are a-changin' The line it is drawn The curse it is cast The slow one now Will later be fast As the present now Will later be past The order is rapidly fadin' And the first one now will later be last For the times they are a-changin'

İvan İlyiç'in Ölümü

    İvan İlyiç'e ölmek mi acı veriyor yoksa ‘’doğru’’ yaşadığını sandığı hayatını ‘’yanlış’’ yaşadığını düşünmeye başladığı andan itibar...